9.Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı - 2. Tema: Anlam Arayışı - OKUMA
İçerik:
Metinler:
-
Tanrı Misafiri – Reşat Nuri Güntekin
-
Mustafa Kemal’in Askerleri – Orhan Hançerlioğlu
-
Sevinç – Mustafa Kutlu
-
Miras Keçe – Kenan Hulusi Koray
-
Bizim Yokuş – Yusuf Ziya Ortaç (anı)
-
Eski Zamanlarda Ramazan Hazırlığı – Refik Halit Karay (anı)
Ayrıca dosyada bulunanlar:
-
Her metin için olay örgüsü, şahıs kadrosu, zaman–mekân, anlatıcı ve tema çalışmaları
-
Kavram çalışmaları (ör. mecmua, sedir, antika)
-
Hikâye haritası doldurma alanları
-
Anlatım biçimleri, çatışma ve bakış açısı tespit etkinlikleri
-
Anı ve hikâye türlerini karşılaştırma tabloları
-
Yazım–noktalama incelemeleri
-
Öğrenci etkinlikleri (örneğin çıkış kartı, tahmin tablosu, yeniden yazma kurgusu)
2. TEMA: ANLAM ARAYIŞI
OKUMA
TDE2.1. “Anlam Arayışı” temasında ele alınan metinlerde okumayı yönetebilme
a) TDE2.1.1. İnceler ve görüş oluşturur.
b) TDE2.1.2. Seçim yapar.
TDE2.2. “Anlam Arayışı” temasında ele alınan metinlerde anlam oluşturabilme
a) TDE2.2.1. Ön bilgilerle bağlantı kurar.
b) TDE2.2.2. Tahmin eder.
c) TDE2.2.3. Çıkarım yapar.
ç) TDE2.2.4. Karşılaştırır.
d) TDE2.2.5. Sınıflandırır.
e) TDE2.2.6. Tepki verir.
1. Metin: TANRI MİSAFİRİ — Reşat Nuri Güntekin
Mangal başında, akşam kahvesini içerlerken sokak kapısı sıkı sıkı çalınmaya başlandı.
Hacı Ali Efendi, keyifli bir surette gülümsedi:
— Bu, bizim kiracının çalışı… Para getirmiş olacak, dedi.
Kaynanası dudaklarını büktü. Kiracının ayın yirmisinden evvel para getirdiğini rüyada görse hayra yormazdı.
Müzeyyen, cumbanın kafesine abanmış, kapıyı çalanı seçmeye çalışıyordu:
— Efendibaba, galiba sarıklı bir adam, dedi.
Hacı Ali Efendi hayret etti:
— Sarıklı adam kim acaba?..
Etkinlik: Bu parçanın olay örgüsü ve şahıs kadrosunu tabloya yazınız.
| Olay Örgüsü | Şahıs Kadrosu |
|---|---|
2. Metin: MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİ — Orhan Hançerlioğlu
Taksim bahçesinde, alabildiğine yükselmiş taflanların arasında kendi başıma avare avare dolaşırdım.
Neler düşünürdüm kim bilir, yazık ki şu anda o zaman neler düşündüğümü hatırlayamıyorum.
Yalnız pek iyi biliyorum ki her şeye rağmen mesut değildim.
Kardeşlerim yoktu. Sevilirdim, üstüme titrenirdi. Ama yine de huzursuzdum.
Çocukça bir bedbahtlık içindeydim.
Bu belki de evleri, bahçeleri, ağaçları ve kuşları benim gördüğüm gibi görebilen bir dostum olmayışındandı.
Orada dadım kendi âlemine dalar, beni tamamen unuturdu. Çok zaman başka çocukların dadılarını bulur, onlarla konuşmaya başlardı. Ama ben o başka çocukları bulamazdım. Yalnız, yapayalnız kalırdım.
Etkinlik:
-
a) Parçada işlenen konu ve temayı yazınız.
-
b) Zaman ve mekânı belirten ifadeleri yazınız.
-
c) Anlatıcının söz ettiği çocukluk yılları, yetişkinlik dönemindeki kişiliğini nasıl etkilemiş olabilir? Gerekçeleriyle açıklayınız.
3. Metin: SEVİNÇ — Mustafa Kutlu
Bir parkta iki simitçi çocuk.
Yan yana bir banka oturmuşlar.Etrafta çiçekler, kelebekler; çocukların elinden tutmuş gezdiren anneler, kalın mercekli gözlükleri ile gazeteye dalmış ihtiyarlar; binbir şamata ile birbirine sataşan, gülüşen mektep kaçkını öğrenciler; dilenciler, çöpçüler.
Simitçiler sekiz on yaşlarında. Kara, kavruk, zayıf… Belli ki beslenme yetersizliği ile büyümüşler. Aynı mahallenin çocukları bunlar, aynı ağızla konuşuyorlar, belli ki taşradan henüz gelmişler.
İkisi de yorgun ve aç.
Vakit öğle üzeri.
Parkın çeşitli noktalarında bulunan büfelerden döner, sucuk kokuları geliyor. Önlerinden iri sandviçlerini ısıra ısıra kendi yaşlarında çocuklar geçiyor. Bezgin gözlerle etrafa bakıyor, bakmaktan usanıyorlar. Sonunda biri dayanamayıp:
— Hadi bir simit yiyelim, diyor.Simitler alüminyum tepside dizilmiş duruyor. Her zaman yaptıkları gibi kimin tepsisinden simit alacak diye çöp çekiyorlar. Biri, eline biri uzun öteki kısa iki çöp alıyor; ellerini arkasında gizleyip kısayı bir avucuna, uzunu öteki avucuna saklıyor. Sonra iki kolunu birden öne çıkararak yumulu ellerini arkadaşına uzatıyor. Öteki bir süre süzüyor bu yumrukları, bir türlü karar veremiyor. Sonunda “ya şundadır, ya bunda” yapıp birini seçiyor. Kısa çıktı, kaybetti.
Hiç tasalanmadan yanındaki kendi tepsisinden bir simit seçip:
— Hadi, diyor.Her zaman böyle yapıyorlar.
Simidin bir ucundan biri, öbür ucundan öteki tutup “Bir, iki, üç” deyip asılıyorlar. Simit aynı anda iki parçaya bölünüyor. Birine az, ötekine çok düşüyor ama ikisi de hakkına razı.Bu defa öyle olmadı.
Simidin bir parçası bayağı büyük kaldı. Büyüğü kazanan arkadaşın payına baktı, canı sıkıldı:
— Olmadı, dedi. Benimki çok…Öteki:
— Şans işte, boşver, dedi ve kendi payını yemeye başladı.Büyük parçayı kazanan bir türlü yiyemiyor. Şans da olsa haksızlık bu. Dayanamayıp fazla parçayı kopardı ve arkadaşına uzattı. Arkadaşı:
— Alamam, dedi. O senin hakkın.Beriki kararlı:
— Olmaz, yiyemem, bölüşelim, diyor.Bir zaman alırsın–almazsın diye çekiştiler. Onlar çekişedursun, parkın uyanık güvercinleri hiç çekinmeden önlerine kadar gelmiş, dökülen susamlara dalmışlardı. Çocuklar fazlalık olan parçayı güvercinlere doğradı. Önlerinde bir güvercin bahçesi oluştu.
Biri çekinerek ayaklarına dolanan kuşlardan birini okşadı. Hayret, kaçmıyor. Bir daha okşadı, bir daha… Çok hoşuna gitti bu. Hayatında ilk kez bir güvercin okşuyordu. Onu gören öteki de güvercinleri okşamaya başladı. Arada bir göz göze geliyor, birbirine gülümsüyorlar. Yüzsüz güvercinleri aç sanmışlardı. Kalan simitlerini de doğradılar. Kuşlar yedikçe sanki onlar doyuyordu. Güvercinlerin parlak tüylerinden geçen sevgi ve merhamet en saf hâliyle çocuk kalplerini doldurmuştu.
Sonunda simitler bitti.
Ortada tek bir susam tanesi kalmadı.
Güvercinler birden havalanarak ve çocukların yüreklerini ağıza getirerek uçtular.
İleride simit yiyen bir genç çiftin önüne kondular.Simitçiler birbirine baktı.
Sonra güvercinlere baktı.
İkisi de sevincini bulmuştu.Artık ne açlık ne tasa… Artık gidebilirler, yeniden satışa çıkabilirler.
Her birinin etrafında yüzlerce melek dolaşıyor.
Elbette bütün simitleri satacak, cepleri para dolu olarak analarına koşacak, bu güvercin hikâyesini anlatacaklar.
Etkinlik – Değerlendirme Soruları
b) Çocukların simit paylaşma mücadelesi neyi temsil etmektedir?
Paylaşmanın değeri, adalet duygusu, kardeşlik ve dostluk.
c) Simit paylaşımında simidin büyük parçası size düşseydi siz nasıl davranırdınız? Neden?
Bu soru öğrenci cevabı içindir; amaç kişisel değerleri sorgulamaktır.
4. Metin: MİRAS KEÇE — Kenan Hulusi Koray
Biz insanlar, şu etrafımızdaki cansız şeyler için ne biliyoruz?
Yatak odalarımızın bir tarafında yahut başucumuzda duran şu komodin, içinde yattığımız şu karyola, üzerinde yemek yediğimiz masalar, duvardaki bir çerçeve, hulâsa evimizi teşkil eden bütün bu şeyler hakkındaki bilgilerimizin derecesi nedir?
Galiba koca bir sıfır!Geçen sene ailemize bir taraftan küçük bir miras hissesi düştü. Çini bir soba ile dört boru, iki kanat perde, ayaklı bir gaz lâmbası, beş-altı tencere, boş bir sandık… Yani davalı bir mirasta karşı tarafın gönderebileceği bazı şeyler… Affedersiniz; birçok defalar yaptığım gibi yine unutuyorum, bir de küçük bir keçe parçası…
Evdekiler, âdet veçhiyle, bütün bunları didik didik ettikten sonra:
— Doğrusu, paşanın karısı tam ümit ettiğimiz gibi çıktı, dediler.
Ayol bunları eskici bile kabul etmez!Haklıydılar. Çini soba, mirasına konduğumuz paşanın 310’da evlendiği zaman aldığı sobaydı. Sandık da hanımın ilk çeyizlerini sakladığı sandık. Perdeler lime lime olmuştu. Yalnız birisinin kornişi duruyordu. Birisinin de uç tarafındaki işlemeler henüz çürümemişti. Tencereler kalaysızdı!.. Ya şu keçe parçası…
Halam:
— Vallahi utansınlar, dedi; bu keçe parçası da gönderilir mi kardeş?
Annem:
— Deli olmuşlar, dedi; hiç olmazsa paşanın Yemen dönüşü getirdiği cânım Hicaz işlerinden bir tanecik kor insan.
Halam:
— Kuzum Hanife, dedi; Allah aşkına şu keçe parçasını uşakla yollayıp bahçe duvarlarından içeriye attır!Ve sonra, iç kapının hemen önünde odaya atılıvermiş olan keçe parçasına terliklerinin ucuyla şöyle bir dokundu:
— Ööö, dedi. Keçe değil, pislik yuvası.Ertesi gün bizim küçük mirası çöpçü bile kabul etmedi. “Arabayı abur cuburla dolduramam hanımefendi!” dedi.
Yalnız, Aşçı Mehmet başka bir şey yaptı. Keçeyi beş altı su yıkadı. Tele astı, kuruttu:
— Hanımefendiciğim, dedi; isterseniz yemek kapısının altına seriverelim. Kuru tahtayı da kapatmış oluruz!Keçe bir müddet orada kaldı. Belki beş altı ay… Hizmetçi kız, haftada iki defa çınar ağacının altına asıyor; elinde bir değnek, bir taraftan var kuvvetiyle dövüyor, bir taraftan da:
— İllâllah bu keçeden, diyordu; evin bütün tozlarını yer yutar!Sonra bir gün, mutfakta çamaşırcının küçük iskemlesi üzerinde gördüm. Orada dört kat edilip bırakılmıştı. Kış gelince bir iki ay kümesin üstüne örtüldü. Birkaç hafta bahçede sürünüp kaldı. Bir gün sokak kapısının önünde baktım, paspas vazifesini görüyor.
Nihayet geçen hafta annem, şöyle dedi:
— Bu ufak tefeklerden bıktım, usandım çocuklar!Annemin ufak tefek dediği şeyler paşanın mirasından çini soba ile borular, ayaklı gaz lâmbası, bir kısım Fransızca mecmua, eski bir dolap, birkaç da tencere idi.
— Küçük odaya bunlardan girilmiyor doğrusu… Satmaktan başka hiç çare yok!İki eskici ile anlaşamadık. Ertesi gün getirdiğim biri de topuna birden üç buçuk lira verince annem:
— Dilenciye veririm de bu heriflere yine satmam! dedi. Adamı da kapı dışarı etti.
Sadece eskiler tüccarını kapıya doğru uğurluyordum ki birdenbire durdu:
— Beyim, dedi. Bunu satmıyor musunuz?
— Hangisini?
— Şu keçeyi canım!
Annem:
— Allah Allah, dedi; adam çıldırmış galiba! Ayol kaç para verirsin ona sen!
— Dört lira vereyim hanım!— A..a..a… sen sahiden aklını oynatmışsın ayol. Cânım çini soba ile sedirlere on lirayı çok gör de pis keçeye dört lira?..
Halam merdivenlerden acele acele indi; zannedersem annemin koluna bir de çimdik atmış olacak ki ikisi birden yan odaya daldılar. Ben de kapı ile sofa arasında kulaklarımı onlara verdim.
Halam:
— Aman Hanifeciğim, bu işte bir şey olacak; diyordu. Adam ya hiç bir şeyden anlamıyor yahut bu keçe bir şey!Ben:
— Canım, dedim; uzatmayın Allah aşkına… Böyle eskiciler vardır. Bir eve girdiler mi en umulmayacak şeye para verirler. Ama blöftür ha, alaydır verin bakalım alıyor mu?..Bununla beraber üçümüz — daha doğrusu ben, annem, halam, hizmetçi kız, aşçı — miras keçenin üzerine birdenbire eğilmiştik. Ayaklarımızın altında, günlerce paspas vazifesi gören keçe bana gerinip uyanıyor gibi geldi. Âdetâ şahrem şahrem dökülen kenarları, binlerce ayak gibi kımıldıyor; ayaklarımızla yara içinde kalan göğsü tuhaf bir şifa merhemiyle iyileşmiş kadar teneffüs ediyor; ötesinde berisinde bir iki çiçek kırıntısı tarhları yeni yapılmış bir bahçede sanki gözlerini açıyordu. Sanki, bir iki dakika daha geçerse birdenbire aramızda ayaklanacak; parmaklarımızın arasında bir fırsatını bulduğu dakika, cins bir at gibi süratle uzaklaşıp gidecekti. Fakat annem uzatmadı:
— Bana bak, dedi. Bizim alayla düzenle işimiz yok, hepsine on lira ver, al git!Adam, diğer eşyaların bulunduğu odaya girmeden keçeyi derleyip topladı; koltuğuna aldı:
— Hanımcığım, dedi. Şimdi bir araba getirip ötekileri de alırım!Miras keçenin müşterisini ancak bir hafta sonra görebildik. Daha kapıdan girer girmez:
— Sormayınız, dedi; daha iki dakika duracak olsaydım sizin keçeden tam iki yüz lira kazanıyordum.Bir dakika durdu:
— Müzeden aldılar, dedi. Benim yirmi beş liraya sattığım adam tam yüz yetmiş beş lira kazandı.Halam koltuğa yığıldı. Annem biraz kolonya ister gibi oldu. Ben de soğuk su ile yüzümü bir iyice yıkadım!
Halamdan aşçıya kadar gece gündüz, üç gün bizim keçe konuşuldu. İçimizde hiçbirimiz inanmıyor, halam:
— Gözlerimle görmeliyim, diyordu. Bizim keçe… Paşanın mirası… iki yüz lira… Vallahi yalan!..Bu muhaverenin ertesi günü, halamla annem önde, ben arkada, hizmetçi kızla aşçı daha geride, Topkapı Sarayı’nın yeni açılan eski işlemeler ve halılar müzesinden içeri girdik.
Her nedense, hepimizde tuhaf bir titreme vardı. Hizmetçi kız aşçıya sokuluyor; çınar ağacının altında, miras keçeyi değnekle saatler saati dövdüğü, suya vurduğu, ıslattığı, tekrar kuruttuğu, tekrar dövdüğü günleri düşünüyordu.
Halam, birdenbire durdu:
— Çocuklar, dedi. İşte, işte…Hakikaten bizim keçeydi. Bir sedirin üzerinde duruyordu. Tek başınaydı. Yukarıdan, açık bir pencereden, yüzüne hafif bir güneş ışığı vurmuştu. Âdeta, bacak bacak üstüne atmıştı; gururlu bir hâli vardı.
Hepimiz bir adım geri çekildik. Zaten kalın bir kordon bizi birbirimizden ayırıyor; aramıza âdeta denizler, okyanuslar, servetler ve asırlar koyuyordu.
Ben biraz eğildim ve keçe hazretlerinin hemen üzerine bırakılmış olan levhayı okumaya çalıştım:
Dokuzuncu asır mamulâtından (Hicrî 1090)
Anadolu Selçukîleri zamanına aitHalam duramadı. Elini uzatmak, parmaklarıyla yoklamak istedi. Fakat birdenbire yan tarafımızda odacılardan biri atıldı:
— Hanım, dedi; bak, peşin haber vereyim. El sürmek, dokunmak yasak. Bunlar antika şeylerdir çünkü…Sonra yavaş yavaş annemle halamın arasına girdi:
— Müzeye geleli bir hafta oluyor, dedi. Ama bin senelik… Yazık ki maldan anlamayan kişiler eline düşmüş. İnsanlar değil eşekler kullanmış. Şu örmeye bakın… Şu sarı renge, şu tozpembesine… Hayvan olsa bunları görür insan be!Keçenin karşısında ne kadar kaldığımızı bilmiyorum. Yalnız benim başımın içinde bir sinema hilesi gibi keçe, değnek, paspas üstünde tepinen ayaklar, çamaşırlıktaki iskemle, kümesin üstü, tozlar, sonra tekrar değnek, yine paspas üstünde tepinen ayaklar, halam, hizmetçi kız, hepsi birbirine karışıyor; bu oda içindeki bütün eşyaları alıp götüren bir sel hızlı hızlı akıyordu.
Aman, evinizdeki eşyalara dikkat edin… Ne olur ne olmaz!
Etkinlik – Hikâye Çalışması
-
Yönerge:
Öğretmeninizin rehberliğinde beşer kişilik takımlar oluşturunuz.
Aşağıda verilen hikâye haritasını takım arkadaşlarınızla birlikte doldurunuz.
Doldurduğunuz hikâye haritasında yer alan unsurlardan (şahıs kadrosu, mekân, zaman, olay örgüsü, anlatım biçimleri, çatışma, anlatıcı, bakış açısı, tema/konu) ikisini hikâyedekinden farklı biçimde yeniden kurgulayınız.
Kurguladığınız hikâyenin bir kesitini buna göre yeniden yazınız. -
Hikâye haritası:
| Unsur | Açıklama (öğrenci doldurur) |
|---|---|
| Şahıs Kadrosu | |
| Mekân | |
| Zaman | |
| Olay Örgüsü | |
| Anlatım Biçimleri | |
| Çatışma | |
| Anlatıcı | |
| Bakış Açısı | |
| Tema / Konu |
Kelime Çalışması:
Metinden alınan şu kelimelerin anlamlarını tahmin edip TDK’dan kontrol ediniz.
-
mecmua
-
sedir
-
antika
Estetik İfade:
“Ayaklarımızın altında, günlerce paspas vazifesi gören keçe bana gerinip uyanıyor gibi geldi.”
Yazarın bu tarz ifadeleri tercih etme nedenlerine yönelik tahminlerde bulununuz.
Anlatıcı – Hakikat:
-
Hikâyedeki anlatıcının kişilik özelliklerini belirtiniz.
-
Hikâyenin sonunda kahramanın anladığı hakikat nedir?
-
Hikâyenin iletisini başka bir edebî tür aracılığıyla vermeniz istense hangi türü tercih ederdiniz? Neden?
Tablo: Maddi / Manevi / Bireysel / Toplumsal Unsurlar
| Maddi Unsurlar | Manevi Unsurlar | Bireysel Unsurlar | Toplumsal Unsurlar |
|---|---|---|---|
5. Metin: BİZİM YOKUŞ — Yusuf Ziya Ortaç
Size bizim yokuşu anlatacağım.
Bizim yokuşu bilirsiniz, değil mi? Eski adıyla Babıâli Yokuşu…Gazeteler, dergiler, matbaalar bu yokuşta toplanmıştı benim gençliğimde. Yokuşun alt başında Sabah Matbaası vardı, Mihran Efendi’nin. Başyazarı Diran Kelekyan. Üst başında İkdam Yurdu, Ahmet Cevdet Bey’in… Bir de şimdi tatlıcı olan Meserret’in yan sokağı Ebussuut Caddesi’nde Tercüman…
İşte koca Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün matbuatı!
Adımı bir gazete kâğıdı üstünde ilk görüşüm 1912’dedir. Vefa İdadisinde öğrenci idim o zaman: 121 Yusuf Ziya Efendi!
İki yapraklı, küçük boy bir gazete çıkardı o günlerde: Fen.
Ben, Mühendis Süleyman Sami Bey’in oğlu Yusuf Ziya cebirde, geometride, fizikte sınıfımın yıldızı idim. Mühendis olacaktım babam gibi… Hocamız Bedros Efendi, bir hendese davasını çözdükten sonra mutlaka tahtaya beni çağırır; bir de bana tekrarlatırdı problemi. Bu bakımdan Fen, her perşembe çıkışını dört gözle beklediğim gazete idi.Gençliğimizde plaj yoktu bizim. Sinema yoktu bizim. Çalgılı gazino, gece kulübü, stadyum yoktu, yoktu, yoktu bizim… Kafa yarışı idi tek mutluluğumuz!
Fen gazetesi, bu yarışa açılmış bir alandı. Problemler verir, çözenlerin adlarını yayar, çabasına hız katardı gençlerin…
İşte böyle bir yarışmada adım ilk defa matbaa harfleriyle gazete kâğıdına basılmıştı. Hem de doğru çözenler arasında değil; soruyu nasıl çözdüğümü anlatan birkaç satırın altında!
Bu bir öğrenci dergisinde kazanılmış başarı, müdürümüz Safvet Bey’in bile ilgisini çekmiş; öğretmen ve öğrenci çevresinde itibarımı yükseltmişti.
Ne dersiniz, elli yıl önceki eğitim ve öğretim sistemimizden kaç yıl gerideyiz şimdi?
Fen, çantamda, kitaplarımın arasında idi her gün ve her gece başucumda… Onun dördüncü sayfasındaki imzamı kaç gün, kaç hafta, sabahları gözlerimi açar açmaz en mutlu bakışımla uzun uzun seyrettim, bilmem…
Ama bizim yokuşa asıl ayak basışım, bu çocuksu hatıradan bir yıl sonradır.
İlk edebiyat hocamız İbrahim Necmi Dilmen, sınıfı sürükleyen bir öğretmendi. Rakamlara, çizgilere bağlı dikkatim, onun derslerinde kelimelere kaymıştı. Cebir kadar, hendese kadar, fizik kadar — o zaman adı hikmet olan — şiiri, hikâyeyi, romanı da seviyordum artık…
Birkaç ay sonra galiba üniversitede görev alan İbrahim Necmi’nin yerine bir başkası geldi: Süleyman Şevket…
İnce yapılı, sesinde kalbi çarpan bir duygu adamıydı yeni öğretmenimiz. İki üç ders içinde ilgisini çeken bir öğrenci olmuştum. Yazılarımızı satır satır inceliyor, beğendiği cümlelerin altlarını kırmızı kalemle çiziyor, okşayıcı sözlerle çocuk gönüllerimizi kanatlandırıyordu.
Kendi kendime aruzu öğrenmiştim. Bir yazıma eklediğim manzumeyi arkadaşlarıma okumuş, beni övmüştü. Elli yılı aşkın zaman o manzumeden hafızamda yalnız bir mısra bırakmıştır:
“Akşam, menekşe gölgeler inmişti dağlara…”
Süleyman Şevket hocamız pek beğenmişti bu “menekşe gölgeler”i. İnce, uzun parmaklarında titreyen kâğıt, bir menekşe demeti olacaktı nerdeyse!
Edebiyatta aldığım hız, yarınki mühendis Yusuf Ziya’nın asıl önem verdiği meslek derslerindeki hızını kesmişti…
Boş saatlerde en çok — şimdi ikisi de toprak olan iki dostumla — Peyami Safa ve Hasan Ali Yücel’le mektep bahçesinde sanat tartışmaları yapıyorduk… Ressam Elif Naci de o çocuk dostlar arasında idi.
Cumaları tatil günümüzdü bizim. Çarşıkapı’da Sarafim Kütüphanesine gider, yirmi paraya hem bir demli çay içer hem saatlerce istediğim kitapları, divanları, Servetifünun koleksiyonlarını karıştırırdım.
Son derece uyanık bir kulağım vardı: Aruzun bütün şekillerini deneyebiliyordum artık. Ama asıl denemek istediğim şeyi denemeye cesaretim yoktu henüz. Bu, hocama beğendirdiğim şiirlerimi mecmualara beğendirip beğendiremeyeceğimdi.
O günlerin üç büyük dergisi vardı: Selanik’te Genç Kalemler, İstanbul’da Rübab, Şehbal…
Rübab, en genci, en kavgacısı idi bunların. Pembe bir kâğıda basılırdı. Şimdiki ölçülere uymaz bir biçimi vardı: Boyu Akbaba kadardı galiba. Ama eni, Akbaba’nın ancak üçte ikisi kadar.
Halit Fahri’yi, Ali Naci’yi, Selahattin Enis’i, Hakkı Tahsin’i onun sayfalarında tanımıştım. Şahabettin Süleyman “Nayiler” adı altında birleşmiş bu sanat topluluğunun başına geçmiş, onların kavgalarını yapıyordu.
Her hafta bu dergileri alabilmek için küçücük gündeliğimden bir parçasını öğle yemeklerimden kırparak biriktirirdim…
Hafızamı bugün bile silkeleyince yarım yüzyılın tozları altından Halit Fahri dostumun o gün için taptaze, yepyeni olan şu masal mısraları çıkıyor:
“Ayaklarımda çarıklar, elimde bir değnek,
Sükûn içinde yürürdüm, semayı dinleyerek…”Bu genç akıma karışmak, ismimi onların isimleri arasında görmek özlemi anlatılmaz bir tatlı yangındı içimde…
Bir gün pek beğendiğim bir şiirimi, yürek çarpıntıları ile zarfa koyup postaladım:
Rübab Mecmuası Müdürlüğüne — Cağaloğlu-İstanbul
Ne mi oldu?.. Bir hafta, iki hafta, üç hafta… Manzumem çıkmadı ve Rübab kapandı!
Kimseciklere söylemediğim bu sırrı içime gömdüm…
Yeryüzünde, içime gömdüğüm bu sır kadar hazin bir mezar yoktur!
Etkinlik – Anlama ve Yorumlama
b) Yazar, yazısına niçin “Bizim Yokuş” başlığını vermiş olabilir?
Babıâli Yokuşu’nun, edebiyat ve basın hayatının merkezi olması nedeniyle kendi gençlik yıllarının edebiyatla tanışma mekânını vurgulamıştır.
c) Yazar, Rübab dergisine şiir göndererek ne amaçlamıştır? Bu deneyimi nasıl sonuçlanmıştır?
Edebiyat dünyasına katılmak istemiştir; ancak şiiri yayımlanmamış ve dergi kapanmıştır. Bu durum onda buruk bir hatıra olarak kalmıştır.
ç) Matbaalar, dergiler gibi yerler o dönemde toplum için ne ifade ediyordu?
Kültürel hayatın ve edebî tartışmaların merkeziydi. Toplumun entelektüel birikimine yön veriyordu.
d) Yazarın yaşadığı dönemde edebiyatın gençler üzerindeki etkisi nasıldı? Günümüzle kıyaslayınız.
O dönemde edebiyat, gençlerin hayallerini şekillendiriyordu; günümüzde bu etki daha çok farklı mecralara (sosyal medya, dijital platformlar) kaymıştır.
e) Yazarın üslubu nasıldır?
Samimi, anı anlatımına uygun, içten bir dil kullanılmıştır. Bu üslup metne nostaljik bir hava katmıştır.
Fikir Tablosu
| Ana Fikir | Yardımcı Fikirler |
|---|---|
| Edebiyat sevgisi, bir gencin hayatında kalıcı izler bırakabilir. | 1. Babıâli Yokuşu dönemin kültür merkezidir. |
- Edebiyat, gençler için bir hevestir.
- İlk başarısızlıklar unutulmaz anılara dönüşebilir. | |
6. Metin: ESKİ ZAMANLARDA RAMAZAN HAZIRLIĞI — Refik Halit Karay
Benim çocukluğumun Ramazanları kara kışa rastlamıştı.
Onun içindir ki, kulağımda kalan ilk davul sesi oldukça kof ve hayli neşesizdir. Zira deri, rutubetten pörsümüş bulunurdu; ayrıca kapalı camlar ve kafesler ardından ses, içeriye boğuklaşarak girerdi.Fakat annemin kış Ramazanını yazınkilere tercih ettiğini iyice hatırlıyorum. Kışın günler kısadır; insan, bir de bakar, top vakti yaklaşıvermiş. Hâlbuki yazın, hararetten bunalmanızı, dudaklarınızın susuzluktan böcek kabuğu gibi kaskatı kesilmesini bir tarafa bırakınız, bir türlü akşam olmak bilmez ki… Allah iş, güç sahibi olanların yardımcısı olsun!
Yaz Ramazanını sevenler de şöyle derlerdi: Gündüzün zahmet çekilir amma kırda, bahçelerde kurulan sofralarda oruç açmak pek hoştur. İftar masası da çeşit çeşit salatalarla, cacık ve domatesle, şeftaliler, karpuzlar, kavunlarla daha renkli, daha iştah çekici ve keyifli olur!
Kısmetimde iki mevsim Ramazanı da görmek varmış; hatta, işte tekrar kışınkine de giriyorum. Lakin ikimiz de — Ramazan ve ben — ne kadar değiştik… O Ramazanlar beni tanıyamazlar, kendileri ise benden daha tanınmaz hâlde!
Berat Kandili geçince evde Ramazan hazırlığına başlanırdı; iki hafta süren bu hazırlık esnasında evler baştan başa yıkanır, günlerce tahta gıcırtıları, İstanbul şehrine, sokaklarından kağnılar geçen bir Anadolu kasabası ahengi verirdi.
Asıl ehemmiyet verilen yer, mutfak ve kilerdi. “On iki ayın sultanı” unvanıyla anılan Ramazan, her şeyden evvel boğaz ve mide ile alâkadardı; bu ayda, israf denilebilecek bir bolluk hüküm sürer, İstanbul, en nefis yemeklerin her “merhaba” diyene sunulduğu muazzam bir imarethaneye dönerdi.
Büyük konakların iftar sofrasında yer almak için tanıdık olmaya lüzum yoktu ki… Gözüne kestirdiğine girerdin. Kimse kim olduğunuzu, nerede, ne münasebetle tanışıldığını, isminizi ve işinizi sormazdı. Sadece kapıda duran ağa, kılığınıza kıyafetinize bakarak size yer gösterirdi: Ya büyük sofrada, ya orta sofrada, yahut da alt katta, kahve ocağı sofrasında…
Bizim iftarımız da herkese açıktı.
İşte büyük konaklarda Şaban ayının son haftaları, bütün bu hazırlıkların ikmali için telaşla, alışverişle geçerdi.
Üç tarafı ambarlı büyük kilerin tavanına kancalı büyük çiviler takılmıştı; bu çivilerden de uçları kancalı demirler sarkardı: Hem hava alması, hem de fare dokunmaması icap eden öteberiyi asmak için… Bu kilere pek girmezdim; benim zevkimi okşayan orta kattaki ince kilerdi. Raflarına reçel kavanozlarının dizildiği, çömleklerin boy boy sıralandığı bu ferah, havadar yerde henüz teneke dediğimiz ve bugün en fazla kullandığımız madeni kaba yer verilmemişti. Nevale, ya toprak, ya cam, yahut fıçı ve kutu gibi tahta kaplarda saklanırdı.
Meraklıları, taze yaprak örtülü teneke kutuda satın aldıkları havyarı da hemen çömleğe naklederlerdi.
Ben, yeşilimtırak kabuğu içinden yine yeşilce eti ve beyazımsı çekirdeği sezilen hünnap reçelini tercih ederdim; frenk üzümü ile çilek de hoşuma giderdi. Ayrıca Bursa’dan salep reçeli de getirttirirdik. Evet… Salebin de, dörder köşe kesilmiş tanelerden reçeli yapılırdı ama nasıl? Ve şimdi hâlâ var mıdır, bilmiyorum. Tuhafıma giden reçellerden biri de zencefil reçeliydi. Galiba, artık onu da bulmak zor… Hoş, pek de özge bir şey değildi.
Bizim evde şurup sevilmezdi; kuvveti, güç olmakla beraber, şerbete, yani kaynamamış meyve suyuna ve şekerine nane sürüştürülmüş limonataya verirdik. Turşulardan da makbul tutulanı dolmalık kırmızı biberdi; ama içi rendelenmiş lâhana ve kerevizle doldurulmuş olanı… Kızıl derisine bıçağı vurdunuz mu tabağınızda bir bahçe açılırdı. O, daima hazır duran nefis bir salata hazinesiydi!
Etkinlik – Anlama ve Yorumlama
b) Yazarın bu metni yazma amacı ne olabilir?
Geçmiş Ramazanların hazırlıklarını ve kültürel atmosferini gelecek kuşaklara aktarmak.
c) Yazar, çocukluğunda yaşadığı Ramazan hazırlıklarını anlatırken hangi detaylara odaklanıyor?
Kiler düzeni, reçeller, sofralar, toplumsal paylaşım ve iftar alışkanlıkları.
ç) Metinde dönemin sosyal ve kültürel özelliklerini yansıtan ögelerden birini yazıp açıklayınız.
Büyük konaklarda herkesin iftara gelebilmesi, dönemin toplumsal dayanışma ve misafirperverlik anlayışını gösterir.
d) Bu anı metni hangi metin türleriyle ilişkilendirilebilir?
Betimleyici anlatım içermesi nedeniyle deneme veya makaleyle; kültürel atmosferi aktarması nedeniyle halkbilimi veya tarih yazılarıyla ilişkilendirilebilir.
e) Metinde günümüz yazım ve noktalama kurallarına uymayan kullanımlara ikişer örnek yazınız.
Örnek: “şerbete” → günümüzde “şerbete” yerine “şerbet” kullanılabilir.
Bazı birleşik kelimelerin eski imlâsı korunmuştur.