“Burası Türkiye” sözü, günlük hayatta çoğu zaman bir açıklama değil, bir vazgeçiş cümlesidir. Bir aksaklık yaşandığında, bir haksızlık görüldüğünde, bir mantıksızlıkla karşılaşıldığında söylenir. Aslında “böyle olmamalı” demenin örtük biçimidir; fakat aynı anda “zaten değişmez” “böyle gelmiş, böyle gider” anlamını da taşır. Bu yönüyle hem bir teşhis hem de bir teslimiyettir.
Bu ifade, çoğu zaman sorunları normalleştirme işlevi görür. Kurumların işlememesi, kuralların keyfî uygulanması, liyakatin geri plana itilmesi, vatandaşın muhatap bulamaması gibi durumlar karşısında “Burası Türkiye” denir. Cümle, yaşananın yanlış olduğunu kabul eder; fakat o yanlışın düzeltilmesine dair umudu da askıya alır. Böylece birey, tepki vermek yerine durumu kabullenmeye yönelir. İtirazın yerini kadercilik alır.
Sorun, bu sözün zamanla bir zihniyet üretmesidir. “Burası Türkiye” denildikçe, aksaklıklar istisna olmaktan çıkar, kural hâline gelir. Hatalar kişisel ya da kurumsal sorumluluk alanından uzaklaştırılır; sistemin doğal parçası gibi görülür. Bu da hesap sormayı, talep etmeyi, hak aramayı zayıflatır. Çünkü cümlenin alt metni şudur: “Boşuna uğraşma, burada işler böyle yürür.”
Oysa bir ülkeyi ileriye taşıyan şey, sorunların varlığını kabul etmek değil, onları “normal” saymamaktır. Eleştiri, değişimin başlangıcıdır. “Burası Türkiye” demek yerine “Bu böyle olmak zorunda değil, böyle olmamalı” diyebilmek, yurttaşlık bilincinin temelidir. Aksi hâlde bu ifade, gerçeği anlatan masum bir söz olmaktan çıkar; hataları meşrulaştıran, umudu törpüleyen bir kalıba dönüşür.
Kısacası “Burası Türkiye”, bir ülkeyi tanımlamaktan çok, bir ruh hâlini anlatır: Yorgun, kırgın ve beklentisini düşürmüş, umunudu yitirmiş bir ruh hâlini. Bu cümle ne kadar az kullanılır, yerine ne kadar çok “Daha iyisi mümkün” denirse, o kadar anlamını yitirir. Ve belki de o zaman, gerçekten başka bir Türkiye mümkün olur.