Pedagojik Yorgunluk: Öğrencilerin ve Öğretmenlerin Sessiz Çığlığı
Bugün eğitim sistemimizin en az konuşulan ama en derin sorunlarından biri, ders saati yoğunluğunun yarattığı pedagojik tahribat.
Derslerin uzunluğu, içeriklerin sıkışıklığı ve öğrencilerin gün boyu sınıf duvarları arasında kalması; artık bir eğitim politikası değil, zaman doldurma uygulaması haline geldi.
Öğrencileri sabah 8, akşam 5 aralığında binalarda avutma, oyalama… Gerekçe: “Sokakta gezse daha mı iyi?!!!
Çocukların fiziksel, zihinsel ve duygusal dayanıklılığını zorlayan bu uzun saatler, eğitimin değil adeta bir oyalama merkezleri işlevini görüyor.
Okullar, öğretmek yerine çalışan ebeveynlerin mesai saatlerine uyum sağlayan bir “güvenli alan” kimliğine bürünmüş durumda.
Pedagojik Yorgunluk: Çocukların Sessiz Çığlığı
Bir çocuğun dikkati, merakı ve odaklanma süresi sınırlıdır.
Saatlerce peşi sıra dersleri takip etmek yetişkin için bile zorken, bir öğrenci için ağır bir yüktür.
Artık birçok çocuk okuldan “öğrendim” hissiyle değil, “bugünü de bitirdik, kurtuldum” hissiyle çıkıyor.
Bugün Türkiye’de çocuklarımız için okul; “mecburen/zoraki/zorla” gidilen mekânlar olarak görülmekte.
Bu sadece fiziksel değil; duygusal tükenmişlik anlamına da geliyor.
Kısa teneffüsler, uzun dersler ve bitmeyen program yoğunluğu; doğal merakı ve öğrenme heyecanını öldürüyor.
Öğretmenler İçin Bitmeyen Maraton
Bu tablo yalnızca öğrencileri değil, öğretmenleri de tüketiyor.
Gün boyu aralıksız ders anlatmak, sınıf yönetimini sürdürmek ve dikkatini korumak büyük bir mental yük yaratıyor.
Yorgun öğretmen sabrını kaybediyor, sabır azalınca etkinlik düşüyor.
Etkinlik azaldıkça sınıf içi iletişim zayıflıyor ve eğitimin niteliği düşüyor.
İyi öğretmenlik, çok sayıda ders anlatmak değil; nitelikli, anlamlı ve insani öğrenme ortamları kurabilmektir.
Okullarda “Bakımevi” Algısı
Sessizce konuşulan bir gerçek var:
Uzun ders saatleri, pedagojik bir gereklilikten çok, çocukların sokakta olmaması ve ebeveynlerin rahat etmesi için uygulanıyor.
Bu yaklaşım, okulların asli misyonunu bulanıklaştırıyor.
Eğitim kurumu kimliği, çocuk bakım merkezi algısına dönüşüyor.
“Çocuk okulda olsun da, ne olursa olsun.”
Bu anlayış kısa vadede ebeveynleri rahatlatıyor ama uzun vadede çocukların öğrenme kalitesini zedeliyor.
Zamanı Uzatmak, Eğitimin Kalitesini Artırmıyor
Gerçek şu:
Ders saatlerini uzatmak, eğitimi geliştirmiyor.
Aksine öğrenmeyi zorlaştırıyor.
-
Yorgun beyin öğrenmez.
-
Duygusal olarak tükenen çocuk merakını yitirir.
-
Bitkin öğretmen dersin ruhunu veremez.
Kısacası: Süre artıyor ama başarı artmıyor.
Ne Yapılmalı?
-
Dersler daha kısa, daha verimli planlanmalı.
-
Okul saatleri, ebeveyn mesai saatlerinden bağımsız olarak düzenlenmeli.
-
Öğrencinin okulda geçirdiği sürede yük değil, nitelik ön planda olmalı.
-
Öğretmenlere hazırlık ve dinlenme zamanları tanınmalı.
-
Okullar, yeniden eğitim kurumu kimliğini kazanmalı.
Sonuç
Gerçek bir eğitim sistemi, derslerin çokluğu, ders saatlerinin uzunluğu ile değil nitelikle/kalite ile övünür.
Bugünkü tablo açık:
-
Ders saatleri çocukları geliştirmiyor; yıpratıyor.
-
Öğretmenleri güçlendirmiyor; tüketiyor.
-
Okulları dönüştürmüyor; bakımevi görüntüsüne sokuyor.
Bu gerçeği görmezden gelmek kolay,
ama maalesef bedelini gelecek kuşaklar ödeyecek.
Peki siz ne düşünüyorsunuz?
Sizce ders saatlerinin bu kadar uzun olması eğitim kalitesini artırıyor mu, yoksa öğrencilerin öğrenme isteğini mi azaltıyor?
Ayrıca bakınız → Vasıflı Eleman Nedir?
